06 Aralık 2020, 14:36 tarihinde eklendi

Enver Aysever'in 50. yaşa yolculuğu- Röportaj

Enver Aysever'in 50. yaşa yolculuğu- Röportaj

Röportaj: Ali Kandaz

Enver Aysever'in, geçtiğimiz yıllarda yayımlanmış elli yaşa buruk günce '46' ve elli yaşa buruk günce '47' kitaplarına, kısa zaman önce yine A7 Kitap etiketiyle '48' ve '49' da eklendi. Önümüzdeki yıl yazarın 50. yaşında yayımlanacak elli yaşa buruk günce '50' ile Aysever'in deyişiyle, bir merdiven günce serisi tamamlanmış olacak. 

Yakın bir tarihten başlayarak kalemi eline almış Enver Aysever, 2/9 Temmuz 2016 ile ortak olmaya başlıyoruz yazarın belleğine. '46' ile henüz sayfaları yeni çevirmeye başlamışken darbe gecesini yaşıyoruz ve dört kitap ile entelektüel bir yolculuk yapıp '49'un sonunda, günümüze hayatımızda etkisini gösteren bir başka "darbe" Covid-19 salgınına geliyoruz. Bu yakın tarih yolculuğunda elbette geçmişten bir çok hafıza tazeletecek bilgi, anı, hikâyeler var. Unutulmaya yüz tutmuş ebedi bir tür olan 'günce'yle yeniden bir araya gelmek, sıkı okura elbette lezzet verecektir.

 

“Elli Yaşa Buruk Günce ‘50” kitabı da yayımlandığında siyasal, toplumsal ve entelektüel bir hafıza serisi tamamlanmış olacak. Günce serisi fikri nasıl oluştu?

Sıkça rastlarız, kişi bazı yaşlara geleceğini ummaz, bunu da dile getirir. İlk gençliğimde elliye geleceğimi sanmazdım. Hayranlık duyduğum düşün, yazın insanlarıın bir çoğu bu yaşı görmeden aramızdan ayrılmış. Elde olmadan bu karşlaştırmayı da yaptım. Ülke çalkantılı süreçten geçiyor, bir yandan da kişisel serüvenimiz var, bunları yazmak gerekir biliyordum da, bir türlü işe koyulamamıştım. Nihayet “merdiven günce” dediğim bu kitapları kaleme almaya başladım. Sonuçtan memnunum. Görsel saldırı altında ezilen insanın, bu türden geniş zamanlı düşünmeye gereksinimi var. Edebiyatçı kaleminden, benim gözümden manzara çizdim.

Günce/Anı kitabı yayımlamak yazar için kişisel bir karar mıdır? Yoksa tarihe not düşme sorumluluğu hissetmesinden mi ileri gelir?

Günce pek tercih edilen tür değil edebiyatımızda. Anı türü daha çok tercih edilmiş. Anı daha çok anımsamaya dayandığı için bir tür yorum diyebiliriz. Kişi kendi yaşamını da yorumlar, ne kadar nesnel olur, ayrı tartışma konusudur bu. Ayrıca yansız olması gerekir mi, o da başka mesele. Günce eş zamanlı yazıldığı için yaşananlarla, yanılma payı olsa da kişinin, o an ki duygularını aktarması anlamı taşır. Diyeceğim ikisini de yazmak gerekir. Yazar, bence mutlaka iz bırakır ama kendiyle bu tür hesaplaşmaları değerlidir. O yüzden günceler ışık tutar.

Edebiyatımızda bu türde eser veren önemli isimler var. Ataç, Salah Birsel, Fikret Ürgüp, Ahmet Oktay, Oktay Akbal... Sizin için ayrı bir yere sahip isim kim/kimler?

Muzaffer Buyrukçu, Erdal Öz gibi isimleri de eklemeliyiz günce yazarı olarak. Bu işin büyük ustası, edebi ölçü koyanı Salah Bey olsa gerek. Anı, günce okuru olmak da müthiş keyiflidir.  

Güncede entelektüel meselelere değindiğiniz yerlerde N. Ataç’ın edebiyat ve dil mücadelesi, Sokrates’in Meletos ile savaşı aklıma geldi. Aydının, düşün adamının derdi, ortak paydada bağnazlara verilen savaş. Bugün de Enver Aysever benzer bir sebeple yargılanıyor? Ne söylersiniz?

Bu insanlık tarihinin yürüyüşüdür ve hepimiz, eğer aydınlanmaya adamışsak hayatımızı, bu mücadeleyi vermek zorundayız. Ödüldür bu. AKP mahkemeleri bizim için önemli değildir. Ancak toplumun gericiliği ve bunun karşısında kimi zaman yalnız kalmak can yakıyor. Kitle düşünmüyor, güdüleriyle davranıyor, genel geçer hükümlere kapılıyor. Asıl sorun kendini okuryazar sana kesimin cehaletidir. Kişisel Gelişim zırvasının peşine düşen, Mevlana felsefesi(!), ruhani saçmalıklar peşinde koşan orta sınıf en büyük beladır. AKP’yi onlar ayakta tutuyor dolaylı olarak.  Beğeni çıtası düşük, edebiyattan, felsefeden uzak cahiller çağındayız. Bir netflix dizisiyle mutlu olan, aydınlandığını sanan toplumun durumu hazindir!

“Buruk Günce”yi okurken sık sık aklıma gelen N. Ataç’ı yine analım. Ali Püsküllüoğlu, Ataç’ı anarken 1967 yılında bir özeleştiri yapar. “Biz ondan dil ile düşünce bütünlüğünü öğrendik, açık sözlülüğü, devrimciliği öğrendik. O’nun bize öğretemediği tek şey; edebiyatı, sanatı kendimize dert edinmek, gece gündüz edebiyat düşünmek, şiir düşünmek. Bir de bunu öğrenebilseydik keşke..” der. Sizin de topluma dair derdinizin aynı olduğunu biliyorum. Edebiyatı sanatı kendimize dert edinmeyi ne zaman öğreneceğiz? Bu duyarlılık birey-toplum ekseninde neyi değiştirir?

Bizim gibi ülkeler henüz düşünmeyi öğrenebilmiş değildir. Geri kalmışlık sorunudur bu. Toplum büyük ölçüde malumatfuruştur. Çeşitli kanaatleri vardır ama yazık ki bunu sorgulamaz. Hal böyle olunca edebiyat diye üçüncü sınıf ağdalı kitapları okur. Dijital ortamla birlikte ölçüt sorunu iyice ortaya çıktı. Tekrar ediyorum “beyaz yakalı” çevre, orta sınıf sorunu derindir. Birçok popüler kültür ürününü onlar başımıza çıkarıyor. Bir de bunlara İslamcılar eklendi. AVM edebiyatı çıktı ortaya! Acıklı haldeyiz.

Pandemi süreci okur-yazar ilişkisini epey değiştirdi. Yüz yüze sohbetler, yerini online etkileşimlere bıraktı. Siz de bir takım atölyeler ile okurlarınızla bir araya geliyorsunuz. Edebiyata gönül veren okurun nitelikli işler yapanla yapmayanı ayırt etmesi için nasıl bir ölçüt belirlemesi gerekir?

Ben belediyeler kanalıyla ücretsiz atölyeler yaptım. İnsanlar meraklı, ancak yönsüz. Bu durum beni çok üzdü. Çoğu katılımcı “ben bugüne dek hiç kitap okumamışım” diye özeleştiri yapıyor çalışmalarda. Bizim ülkede kimse ciddi konuları tartışmaya emek vermiyor. Atölyede bunu paylaştık, verimli de oldu sanırım.

‘İleride edebiyatçı olarak anılmak istiyorum’ diyorsunuz. Güncede Nedim Gürsel ile olan diyaloğunuz enterasan. Sizi sevenler, takip edenler televizyonda mı olmanızı istiyor? Kitap yazmanızı mı?

Ben yaptığım tüm işlere özen gösteririm. Yazarlığımla anılmak isterim evet, bu diğer işlere önem vermediğim için değildir, onlar güncel ve uçucudur. Edebiyat zamanla demlenir, yapıt kendini korursa, geleceğe saklar sözünüzü, kolay değildir bu.

Söyleşilerde kitap önerisi yapmaya mesafelisiniz. Zira her bireyin lezzet alacağı türler farklıdır. “Buruk Günce”, ‘sıkı okuyucuyu’ doyuracak bir kitap listesi vaad ediyor. Kitaplarda sözü edilenlerden bağımsız, Enver Aysever’in günümüzde -genç kuşaktan- dikkatini çeken edebiyatçılar var mı?

Kitap önerisi akla estiği biçimde yapılamaz. Kişiyi tanımak, kültür evrenini bilmek gerekir. Öteki türlü öneriler anlamsız, içi boş olur. Çoğunlukla ne okuyacağını bilememek, neye gereksinim duyduğunu saptamamış olmaktan kaynaklıdır. Bir an önce aydınlanmak isteyen kişiler hap kitaplara yönelir. Bunun edebiyatla ilgisi yoktur. Gazeteci kitapları başta, güncel uçucu kitaplar kültürel, düşünsel derinlik sağlamaz. Okur olmak, yazarlık kadar emek ister. Buna verilecek zamanı var mı insanların, emin değilim.

Tiyatro ve radyoya karşı ayrı bir sevginiz var. Radyoda “Oyuna Devam” diyerek başarılı işler yaptınız. Çişenti Tiyatro ile bir dönem önemli oyunlar sahnelediniz. Radyo, tiyatro? Enver Aysever bu mecraların birine döner mi?

Tiyatroyu uzun yıllar profesyonel olarak yaptım. Radyoculuğu da. Evet, ikisini de önemsiyorum, seviyorum. Fırsatım olsa ya da olanağım, radyo işini hemen yaparım. Tiyatro için de tasarılarım var, göreceğiz.

İstanbul ile derdiniz var. Beyoğlu’nun yitip gidişi hazin. Kentte yıllardan beri süregelen bir kültür erozyonu olduğundan bahsediyorsunuz. Yakın tarihten bugüne bakıldığında yıllar sonra değişen bir yerel yönetim var. Mevcut yönetimin İstanbul’da kültür sanat adına yaptığı ya da yapacağı iklim değişiklikleri konusunda düşünceleriniz neler?

Mevcut yönetimde umudum yok. Popülist. “Hem Necip Fazıl, hem Nâzım Hikmet” diyerek yol alamazsınız. Birini savunmak, diğeriyle mücadele etmek gerekir. Liberallik böyledir. Ben İstanbul’un cesurca savunulmasından yanayım. İstanbul konusunda uzlaşmadan yana değilim. Bu şehir insanlık mirasıdır. Keyfiyetle yaklaşamayız. Tüm entelektüel dünyanın hali hazin. Çok yaralayıcı bu!

“Sabırla alışkanlık arasındaki yakın bağ”dan söz ediyorsunuz 'Buruk Günce 49'da. Sabır zannettiğimiz şeyin, tutsak eden bir alışkanlık olduğunu insan nasıl anlar?

“Sabır” her meselede gerekmez. Yazarken sabır gerekir, siyaset bazen hız ister. Alışkanlık kimi zaman bizi korur, çoğunlukla rehavete kapılmamıza neden olur. Genelleme yapmamak, bağlamında değerlendirmek gerekir.

Yeni romanınızda sona geldiniz. Biraz bahsededer misiniz? Konusu nedir, okuyucularla ne zaman buluşacak?

Salgın günlerinde yazıldı roman. Dönemi de içine alan kurgusuyla sanırım ilgi çekici olacak. Bu dönemi fırsat sayanlar olacağı gibi, “yeni normal”i kavramaya çalışanlar da olacak. Tıpkı Gezi süreci gibi. Gezi’den şan, şöhret, para devşirmeye çalışanlar olduğu gibi, anlamaya ve geleceğe aktarmaya çalışanlar da oldu. Ben “Gece Bekçisinin Rüyası” ile görevimi yaptığıma inanıyorum Gezi için. Şimdi de bu romanla benzer çaba içindeyim.

Umut var mı?

Karamsar ve umutsuzum. Mücadeleden vazgeçmem ama!

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *