19 Ocak 2021, 14:52 tarihinde eklendi

Haftanın Kitapları, Vitrindekiler, Yeni Çıkanlar 19.01.2020

Haftanın Kitapları, Vitrindekiler, Yeni Çıkanlar 19.01.2020

SanatEki bu hafta sizler için, yeni çıkan ve vitrindeki göze çarpan kitaplar arasından derleme yaptı. Keyifli okumalar dileriz.

Modern Türk Romanının Yapısal Unsurları ‘Düşünceli Roman’ - Canan Olpak Koç

Akademisyen Kitabevi

Önsöz:

Bu kitap ismini, Orhan Pamuk’un roman yazarları için kullandığı ‘saf’ ve ‘düşünceli’ kavramlarından alıyor. Ayrıca modern dönem Türk romanını yapısal teknikler açısından ele almak düşüncesi de dayanağını ‘düşünceli’ ayrımına bağlıyor.

Orhan Pamuk, ilk kez 2011’de yayınlanan Saf ve Düşünceli Romancı kitabında, bir anlamda yazar ve okur kimliğini bir araya getirirken roman yazarlarını ‘saf’ olmak ve ‘düşünceli’ olmak ayrımı etrafında irdeler. Buna göre, kendini tamamen ilhamın eline teslim eden, o an içinden geldiği gibi çalakalem yazanlar ‘saf’ romancıdır; yazmaya başlamadan önce planlar yapan, kurgunun teknik ve yapı yönlerini kendine sorun edenler ‘düşünceli’ romancıdır.

Tanpınar günlüklerinde, “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” der. Elbette yazar da o evlatlardan birisidir.

Haliyle geçmişte, roman yazarının güncelin sorunlarından sıyrılıp yazmayı düşünmesi, eseriyle baş başa kalabilmesi de pek kolay olmaz. Özellikle imparatorluğun yıkılışına ve yeni bir devletin kuruluşuna şahitlik etmiş nesil açısından, yazmaya müstakil zaman ayırmak başlı başına bir lükstür. Mesela Halit Edip Adıvar, Ateşten Gömlek’i yazarken bir yandan da cepheleri dolaşıyordu. Reşat Nuri Güntekin, tıpkı Anadolu Notları’nda anlattığı gibi, romanlarında gerçekçi bir gözle yansıttığı Anadolu’da müfettişlik vazifesi dolayısıyla yolculuklar yapmak zorundaydı. Türk romancılığında saf romancılıktan düşünceli romancılığa geçişte ara nesil kabul edilebilecek bu kuşağın, koşulların dayatmalarından arınıp romanın tekniğini sorun etmeleri pek ihtimal dâhilinde değildi. Bu yüzden ‘saf’ olmayı zorunlu olarak tercih ettiler.

1950’lerden itibaren Türk romanında ‘düşünceli’ bir tutumun uyandığı görülüyor. Belki de birkaç yıl öncesinde, Peyami Safa gibi öncül isimlerle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından başlamıştı ‘düşünceli’ hal. Hatta Sabahattin Ali ve Ahmet Hamdi Tanpınar, 1940’ların hemen başında, ‘düşünceli’ ilk adımları atmışlardır.

Günümüzde Türk romancılığı evrensel bir çizgiye yaklaşmışsa -bu aynı zamanda bir temennidir-, en azından bir romancımız Nobel Ödülü alarak Türkçe romana özgüven kazandırmışsa bunda en önemli etkenlerden birisi de Türkçe roman yazan kalemlerin ‘saf’lıktan ‘düşünceli’ olma haline geçişi olsa gerektir.

İşte bu kitap, kurgunun teknik unsurlarını dert edinen roman örneklerini merkeze alarak, modern dönem Türk romanında roman tekniklerinin nasıl kullanıldığını görmeye çalışıyor. Bir taraftan da roman tekniklerinin özelliklerinin ne olduğunu hatırlatma amacı yanında, söz konusu teknikleri kendince değerlendirme niyeti taşıyor. Böylece, insanlık tarihi açısından kısa bir zaman dilimi sayılabilecek yaklaşık yüz elli yıllık bir sürede, Türk romanının doğma ve gelişme aşamalarını hızla tamamlayıp çağdaş dünya seviyesine gelmesinde roman tekniğinin önemini görmeyi arzuluyoruz.

Son olarak şunu da belirtmekte fayda var: Eser ve yazarları eleştirmek, onlarda kusur bulmak amacı taşımıyoruz. Tüm çabamız, ‘düşünceli’ Türk romanında kullanılan roman tekniklerini anlamaya ve görmeye çalışmaktan ibaret.

(Tanıtım Bülteninden)

 

Denge Uzmanı - Orhan Duru

Yapı Kredi Yayınları

Orhan Duru’nun ikinci öykü kitabı Denge Uzmanı (1962) yeni bir editörlükle Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlandı.

Denge Uzmanı, klasik öykünün kalıplarını bozarak yeni bir anlatı dili geliştiren 1950 Kuşağı’nın ele avuca sığmaz yazarı Orhan Duru’nun ikinci kitabı. Biçemiyle, kurgusuyla ne ölçüde yenilikçi, seçkin, öncü bir kitap olduğu bugün de apaçık ortada.

Orhan Duru sözü kırk parçaya bölerek düşün gerçeğini, saçmanın anlamını, umutsuzluğun neşesini yaratıyor.

“En sonunda ben de baktım fotoğrafıma. Dehşet içinde kaldım. Korktum. Acayip bir adam oturuyordu bir tahta sandalyede. Arkasında kara bir perde. Perdenin üzerinde kuş resimleri.”

(Tanıtım Bülteninden)

 

Taşrada Bir Ay - Joseph Lloyd Carr

Jaguar Kitap

Orada kalsaydım, bir ömür mutlu olabilir miydim? Sanmıyorum, hayır. İnsanlar göçer, yaşlanır, ölür ve her köşebaşında bir başka güzellikle karşılaşmaya duyulan o aydınlık inanç söner, tükenir. Ya şimdi ya da hiçbir zaman; mutluluğu ancak havada uçuşurken yakalayabiliriz, yakalayacaksak.

Tom Birkin, I. Dünya Savaşı’nın en kanlı çarpışmalarına sahne olan Passchendaele’den muharip gazi olarak ülkesine dönmüş, hayatı kaldığı yerden tekrar yakalamaya çalışmaktadır. Bir kilise duvarındaki, Orta Çağ’dan kalma freskin gün yüzüne çıkarılması işi için Kuzey Yorkshire’daki Oxgodby kasabasına gelir. İlk başta, bir Londralı olarak taşraya âdeta bir Marslı kadar yabancıdır; fakat taşranın sabit yaşamı ve çalışma ritmi, beraberinde imkânsız bir aşkın da kapısını aralayarak Birkin’i kısa sürede içine alır, ona savaşın yaralarını sarmasında yardımcı olur ve kendisini evinde hissettirir.

Taşrada Bir Ay, yazarın deyimiyle “sonsuza dek yitirilmiş bir dönemi” ve o dönemden yadigâr kalan sevinçleri, üzüntüleri, korkuları, kızgınlıkları,hayal kırıklıklarını, umutları, hayalleri ve tabii ki emekleri unutturmamak için yollanmış, zamanın zalim eline direnen bir kartpostal gibidir âdeta.

J. L. Carr, taşranın dinginliğini ve pastoral yaşantısını, imkânsız aşkın olanca hüznü ve lirizmiyle bezediği atmosferde, bir ülkenin kayıp güzelliğinin izini sürerken, unutturmamaya çalıştığı bütün o duyguların aslındahepimiz için ne kadar benzer, hatta ortak olduğunu da

Çağdaş İngiliz edebiyatının klasiklerinden Taşrada Bir Ay, Umay Öze’nin

çevirisiyle…

“Carr savurgan bir yazar değildir ve hayalde canlanan geçmişe geri dönmeyi sağlayan, büyülü bir dokunuşa sahiptir.”

Penelope Fitzgerald

“Modern İngiliz edebiyatında bir benzeri daha yok.”

DJ. Taylor 

(Tanıtım Bülteninden)

 

Fırtınalı Denizler Genç Mültecilerin Hikayeleri - Mary Beth Leatherdale

Çınar Yayınları

“İnsanlar Denize Atlamak istiyor.

İki saat Yüzebilirlerse kıyıya ulaşabilirler.

Geri dönmektense Boğulmayı tercih ediyorlar.

Geri dönmek Ölüm Fermanı demek.

Ben Hayatta Kalmak istiyorum.”

İkinci Dünya Savaşı'nın öncesinden bugünün Kuzey Afrika'sına, ülkelerinden kaçan ve başka bir yere sığınabilmek için açık denizlerde hayatlarını tehlikeye atan beş gencin ürkütücü yolculuklarının hikâyesi. Her biri, huzur ve güvenlik bulmak için bildikleri her şeyi nasıl geride bırakmak zorunda kaldıklarını yürek yakan ayrıntılarla anlatıyor.

Beş çocuğun, muazzam bir cesaret ve olağanüstü bir dirençle, korkunç engelleri nasıl aştıklarının ve umut bulduklarının hikayesi.

(Tanıtım Bülteninden)

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *