09 Ağustos 2020, 21:53 tarihinde eklendi

İstanbul Sözleşmesi'ni kadın gazeteci yazarlara sorduk

İstanbul Sözleşmesi'ni kadın gazeteci yazarlara sorduk

Bir süredir gündemi meşgul eden, AKP iktidarının İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçiş sinyallerinin ardından, görsel ve basılı medyada "İstanbul Sözleşmesi" şu sıralar gündemin birinci maddesi. Çeşitli sivil toplum kuruluşları, holdingler, gazeteciler, hukukçular hatta tarikat liderleri sözleşmeden çekilip çekilmeme konusunda görüş bildirmeye başladılar. Başta İstanbul ve İzmir olmak üzere, eş zamanlı olarak aktivistler ve kadın dayanışması kolektiflerinin düzenlediği eylemlerle, sokakta İstanbul Sözleşmesi'nin bilinirliğini fazlalaştı. Sanat Eki Yayın Yönetmeni Ali Kandaz, gazeteci yazar Elçin Poyrazlar, Fergün Atalay ve Zülâl Kalkandelen'e İstabul Sözleşmesi'nin toplumsal yönüne ilişkin sorular yöneltti.

Röportaj: Ali Kandaz

Ülkemizde toplum tarafından “Toplumsal Cinsiyet kavramı” tanımın ne ifade ettiği konusunda soru işaretleri olduğu görülmekte. Sözleşmeye muhalif hükümet yetkilileri, dernek ve STK'lar sözleşmeden çıkılması gerektiğini savunan düşüncelerinde bu söz konusu kavramın varlığının yeterli bir neden olduğu görüşünü savunmakta. “Toplumsal Cinsiyet” kavramının tanımı nedir? Sosyo-kültürel yapısının dînî temeller üzerine kurulu olduğu bir ülkede, bu kavramın toplumda nasıl bir karşılık bulması beklenir?

Elçin Poyrazlar: Toplumsal cinsiyet bir toplumda kadın ve erkeklere yüklenen roller, sorumluluklar ve normlar anlamına geliyor. Sosyal anlamda kadın ve erkekten beklenen davranışların toplamı aslında. Örneğin ‘kızlar öyle oturmaz’, ‘erkek adam ağlamaz’ gibi..Toplumsal cinsiyet cinslerden beklentilerin kültürel ve coğrafi koşullarla oluşmuş yapısını anlatır bize. Ve cinsler arasında da güç ilişkilerini, hiyerarşiyi ve ne kadar eşitlikçi olduğunu da gösterir. Toplumsal cinsiyet yapaydır ve kesinlikle dönüştürülebilir. 

Türkiye’nin toplum yapısının muhafazakar değerler üstüne kurulu olması elbette kadın hareketinin önünde önemli bir engel. Ancak bu yapı ve dayattığı roller sorgulanmalı, değiştirilmeli ve dönüştürülmelidir. Asıl çatışma da bu yapıyı kendi çıkarı ve iktidarı için sürdürmek isteyen taraflar ile bu yapı altında ezilen, haksızlığa ve ayrımcılığa uğrayan gruplar arasında gelişiyor. Bize düşen başkalarının bizim için yarattığı şablonları sorgulamak ve sonunda o çerçeveyi daha eşitlikçi bir hale sokana kadar mücadele etmektir. 

Fergün Atalay: Bilinçli ve planlı bir bir çarpıtma ile karşı karşıyayız İstanbul Sözleşmesi konusunda. Bu sözleşmeye ilham olan kadının adı Nahide Opuz. Kocasını devlet makamlarına 36 kez şikayet etti ama sonuç alamadı. Hatta o koca Nahide’nin annesini “ahlaka mugayir” hareketleri nedeniyle öldürdü. Mahkeme iyi hal indirimi uyguladı, sanık serbest kaldı. Nahide Opuz da konuyu AİHM’ne taşıdı. Türkiye Cumhuriyeti devleti tazminata mahkum oldu. İşte Nahide Opuz olayıyla birlikte toplumsal cinsiyetin şiddete gerekçe olamayacağı sözleşmede yer aldı. Şiddetin tanımı daha da genişletildi. Aile içi şiddette kol kırılır yen içinde kalır anlayışına set çekebilecek maddeler sözleşmeye girdi. Hem kadını hem de çocuğu koruyan maddeler bunlar. Ama üstünde durulan sözleşmede geçen “cinsel yönelim” ifadesi. Muhafazakarların aile elden gidiyor diye ortalığı velveleye verdikleri ve büyük bir ustalıkla çarpıttıkları konu da bu. Sözleşmedeki cinsel yönelim ifadesinin LGBTİ bireyler için koruyucu nitelik taşımasına kazan kaldırdılar. Bir devletin hiçbir vatandaşını ayırmadan en temel insani ve hukuki haklarını tanımasına dahi karşı çıkabilecek kadar müptezelleştiler. Toplumsal cinsiyet kavramına da takılıp kaldılar. Çünkü kadın ve erkeğin rolleri konusunda dini referanslarla beslenmiş düşünce yapılanmalarına müdahale olarak gördüler.  

Temelde vazgeçmek istemedikleri şu: Eve kapatıp kendime muhtaç kıldığım kadını, yemek soğuk diye döverim, cinsel şiddet uygularım, sosyal medyaya girerse namus gerekçesiyle öldürürüm, mahkemede de “iyi hal” indirimi alırım... İnsan ne söyleyebilir ki böyle bir durumda? Yaşamla ölüm arasında sıkışıp kalmış mağdura kimlik sorabilecek bir gaddarlıkla karşı karşıyayız. Tabii sadece gaddarlıkla açıklanabilecek bir konu değil. İşin siyasi boyutu her şeyin üstünde. Gülen cemaatinin tasfiyesi sonrası, diğer cemaatler toplumsal yaşamı belirleyecek iktidar konusunda bir güç savaşı içine girdi. Siyasetten de belli noktalarda tavizler koparmayı başardılar. Ayasofya bu tavizlerden biridir. Şimdi gözlerini İstanbul Sözleşmesi’ne diktiler. Ama KADEM’in açıklaması, sözleşme karşıtı rapor hazırlayan grubun tepkiler üzerine geri adım atması tabloyu değiştirdi.

Zülâl Kalkandelen: Cinsiyet, doğuştan gelen biyolojik özellikleri işaret eder. Toplumsal cinsiyet ise, sonradan öğretilen, toplum tarafından erkeklik ve kadınlık hakkında kültürel görüşler, inanç sistemleri, imajlar ve beklentilerle yapılanan, toplumun cinsiyetlere biçtiği rol. Kadın ve erkeğe sonradan biçilen bu roller, cinsiyet eşitliğinin sağlanmasıyla belirsizleşirken; geleneksel, muhafazakar ve baskıcı toplumlarda değişimin ve gelişimin önü tıkanmak isteniyor.Kadını toplumsal hayattan çekip eve kapatmak isteyen, ona esas olarak çocuk doğurma ve erkeğe hizmet rollerini veren erkek egemen kültür, cinsiyetler arasında toplumsal rolleri eşitleyen görüşü kendisine tehdit olarak görüyor. Kadının toplumsal önünü tıkayan, çeşitli haksızlıklara uğramasına neden olan bu ayrım, aynı zamanda kadına yönelik erkek şiddetinin de tetikliyor. Kadının kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız bir özne olması, dini temeller üzerinde kurulu bir ülkede toplumsal hayata dair temel ayrışma noktasını oluşturuyor. Bu nedenle de toplumsal cinsiyet eşitliği, aydınlanmanın en önemli mücadele alanlarının başında geliyor.

Bu sözleşmenin halk tarafından bilinirliği yapılan anket ve kamuoyu yoklamalarında, son aylarda gündem olması sebebiyle ancak yüzde 60 civarına yeni ulaştığı görülmekte. Medya, siyasi aktörler ve STK’ların, bu sözleşmeyi halka anlatma noktasında eksik kaldığı yönler var mıdır? Ne gibi yöntemler üretilmelidir?

Elçin Poyrazlar: Kimi medya kuruluşları hariç İstanbul Sözleşmesi konusunda kapsamlı bilgi veren, halkı bilinçlendirmeye çalışan bir medya şu an için ortada yok. Bu da ülkedeki basın özgürlüğünün kısıtlanmış olmasıyla ilgili bir durum elbette. Çünkü hükümet İstanbul Sözleşmesi konusunda geri adım atacağının sinyallerini veriyor. Eğer hükümet İstanbul Sözleşmesi’nin tam olarak arkasında olsaydı, önce bunu bütünüyle uygulamaya koyar, kamu spotları, panolar, kamu dairelerinde eğitimler, seminerler ve farklı oluşumlara fonlarla bu konuda yaygın bilgi paylaşımını sağlayabilirdi. 

İstanbul Sözleşmesi toplumsal değil kadını doğrudan ilgilendiren siyasi bir konudur. Ülkedeki kadın hareketi-muhafazakar kadınlar cephesi de buna dahil-ne kadar direnir ve ses çıkartırsa meselenin anlaşılmasında o kadar başarılı olacağımızı düşünüyorum. 

Fergün Atalay: Tartışmanın ilk başladığı günlerde sözleşmenin bilinirliği zayıftı, haklısınız.Ama bugün durum farklı. Kitlesel eylemler de bunda etkili oldu. Medya ilk günlerde sözleşmenin içeriğine dair bilgi vermekten kaçındı. Ama eylemler arttıkça tartışma programlarında ele alındı, eylemler haberlere taşındı. Ama daha yapacak çok şey var. Mesela İstanbul Sözleşmesi’nin TV kanallarında hep erkeklerle konuşulması da mücadele etmeyi gerektiren bir durum.

Bu süreçte sözleşmenin içeriği ile ilgili yalanlarla da doğru bir yaklaşım sergilendi. Sosyal medya, sivil toplum kuruluşları bu konuda iyi sınav verdi. Ancak yolun başındayız hala. Kadına şiddet iklimini besleyen kurumlarla karşı karşıyayız. Kadınların eylemlerinde polisin uyguladığı şiddete bakın. İzmir’deki eylemden sembol bir fotoğraf var, siz de görmüşsünüzdür. Eylemci kadına, başına hiçbir şey gelmeyeceğini bilmenin rahatlığıyla şiddet uygulayan kadın polis… Devletin eli kadına kalkmaya devam ediyor. Yani mesele sadece erkeğin uyguladığı şiddet değil, baba rolündeki devletin yumruğunun hep kadının üstünde olması, şiddet iklimini siyasi irade ve hukukla beslemesi… İşte bunun için mücadeleye devam etmek, İstanbul Sözleşmesi’nin tam anlamıyla uygulanmasını sağlamak gerekiyor. Örgütlü olmak ve vazgeçmemek kilit unsur bu noktada.

Zülâl Kalkandelen: İktidar tarafından açıkça hedef alınıncaya kadar bu sözleşmenin toplumun çeşitli kesimlerine yeterince anlatılabildiği kanısında değilim. Her gün erkek şiddeti yüzünden can veren kadınların olduğu bir ülkede çok daha önce şimdiki kadar sahiplenilmeliydi. Muhalefetteki siyasi partilerin ve medyanın da bilinçlendirme konusunda üzerine düşeni yapmakta yeterli olduğunu düşünmüyorum. Ne zamanki AKP, sözleşmeyi tartışmaya açtı, o anda hep olduğu gibi tepkisel davranıldı. Akılda kalıcı kampanyalarla, basit bir dille sözleşmenin neden hayati olduğu her kesime anlatılmalı. Şu anda çok yoğun bir karşı kampanya yapılarak dezenformasyon yapılıyor. Belediyelerin, STK’ların, siyasi partilerin ve medyanın ortak düzenleyeceği etkili medya kampanyaları ile onun etkisini yok etmek gerekiyor. Farklı kesimden insanlara kolaylıkla ulaşabilen sevilen ve güvenilir sanatçı ve ünlülerin de elini taşın altına sokup bu hayati konuda aktif görev alması gerek. Sosyal medya hesaplarından açık çağrılarda bulunabilirler. Toplumdaki gericileşmeye karşı olan herkesin konuşma vaktidir. Çünkü Istanbul Sözleşmesi’nin kaldırıldığı bir Türkiye, karanlığa iyice gömülmüş olacak.

Kadına yönelik şiddete karşı koruma içeren bir sözleşmenin toplumda sosyal ve siyasal anlamda kutuplaşma yaratmasında etken olan faktörler nelerdir?

Elçin Poyrazlar: Birinci faktör bilgisizlik ve ilgisizlik. Bir şeyi ne kadar az bilir ve okursanız o kadar başkalarından etkilenmeye açık olursunuz. İkincisi de iktidar çevresinde öbeklenmiş bazı grupların bunu kendi ideolojik hedefleri için kullanmaları. Bu gruplar İstanbul Sözleşmesi’nin eşcinselliği özendirdiğini ya da aile kurumunu yok ettiğini ileri sürerek kasıtlı dezenformasyon yapıyor. Oysa anketler kadına karşı şiddeti toplumun büyük bölümünün desteklemediğini ortaya koyuyor. 

Geldiğimiz noktada kadınlar İstanbul Sözleşmesi’yle “erkek düşmanı feministler ya da fahişeler’ tanımına indirgenirken, karşılarında bu ‘yoldan çıkmış kadınları’ engellemeye çalışan mağdur erkekler cephesi’’ yalanı üretiliyor. 

Kadınları en çok öldüren kendi ailelerinden erkekler. Hem hayatta kalmak hem de bu tür yalanlarla savaşmak yine kadınlara düşüyor. 

Fergün Atalay: Salgın devam ediyor, ekonomide işler kötü, yeni kurulan siyasi partiler var ve muhafazakar seçmeni konsolide etmek gerekiyor. Bunun için de yıllardır kullanılan yöntem kutuplaştırmaydı zaten. Ama bu kez durum zorlu. Sözleşmenin kaldırılmasını isteyen cemaatlere bu tavizi vermek, AKP tabanında bir başka kopmalara da sebep olabilecek gibi görünüyor.

Abdurrahman Dilipak’ın sözleşmeyi savunan kadınlara söylediği sözlere tepkiler, bunun ipuçlarını veriyor. Cemaatlerin kadını kamusal yaşamdan koparıp eve hapsetmeyi hedefleyen çarpıtmaları, muhafazakarlar arasında da bir çatlak yarattı. Cemaatlerin “Sözleşme aileyi yok ediyor, eşcinselliği teşvik ediyor” argümanları onlar için de çökmüş durumda.

Zülâl Kalkandelen: Gerçek şu ki laik Cumhuriyet, 97 yıl önce kadını karanlığa hapseden gericiliği yıkıp aydınlanma yolunu açtı. 18 yıllık AKP iktidarı ise, toplumda her dönemde var olan gericiliği şahlandırarak kadın hakları adına bir utanç dönemine imza attı. Şiddetle mücadele için atılan önemli bir adımın şimdi geri alınmak istenmesi, siyasal İslamın azdığının göstergesidir. Istanbul Sözleşmesi, AKP’nin tabanında etkili olan gerici tarikat ve cemaatlerin güç gösterisi için bir araç haline dönüştürülmüş durumda. Sözleşmeden çekilmeyi sağlayarak kendi güçlerini ispat etmeyi amaçlarken, aynı zamanda açıkça laik Cumhuriyet’i hedef yaptıkları mesajını veriyorlar.

Tüm dünyada ve ülkemizde etkisi görülen Covid-19 pandemisinin sağlık, iktisadi ve sosyal alanlarda yarattığı hasarlardan ötürü ivedilikle hükümet tarafından alınması gereken tedbirler varken, böylesi kaotik diyebileceğimiz bir gündem içindeyken bu sözleşmenin feshi konusunun gündeme getirilmesinin sebebi nedir?

Elçin Poyrazlar: Siyaset adil oynanan bir oyun değil. Bunu baştan kabul edelim. Meselenin dalkavuklar ve kadın düşmanları tarafından bambaşka yönlere çekilmesi de bu oyunun bir parçası. Hedefimiz kadına karşı ayrımcılığı, tacizi, şiddeti önlemekse bunu yapmak için sokakta, okulda, işyerinde, medyada sürekli mücadele etmeliyiz.  Pandemi ülkeyi oldukça zorlu bir sürece soktu. Ancak bu süreçten en kötü etkilenen yine kadınlar oluyor. BM destekli bir araştırmaya göre kadınlar bu süreçte ücretsiz iş yükünde erkeklerin dört katı daha fazla çalışmış. Eşitsizliğin olduğu her ekonomi sonunda topal kalır. Bu ülkedeki kadın-erkek arasındaki eşitsizlik ise en önemli siyaset gündemleri içinde yer almayı hak ediyor. 

Fergün Atalay: Gerçeği perdelemek diyebiliriz kısaca. Ekonomik ve siyasi tablo salgının da etkisiyle günden güne kötüye gidiyor. İyi kötü işleyen bir parlamenter sistemden, başkanlık sistemine geçişin neler kaybettirdiği artık çok açık. Hem siyasette hem de sokakta "itirazım var" diyenlerin sesleri yükseliyor. Anketler de ciddi bir güç kaybına işaret ediyor. Çok yakın vadede olmamakla beraber bir seçimin yolu hazırlanıyor. İşte bunun için de gündemimiz Ayasofya veya bizzat AKP’nin imza attığı İstanbul sözleşmesi oluyor. Belli oy potansiyeline sahip grupların taleplerine yeşil ışık yakılıyor.

Zülâl Kalkandelen: Bazıları bunun gündem değiştirmekle ilgili olduğunu savunuyor. İktidarın böyle bir amacının olmadığını söylemiyorum, elbette COVID-19 ile mücadeledeki başarısızlıklarının, ekonomideki kötü gidişatın konuşulmamasını istiyorlar ama mesele sadece onlarla sınırlI değil. AKP, bir süredir takiyyeyi bıraktı; artık bir zamanlar yanında görünsünler diye kandırmaya çalıştığı kesimlerle işbirliği yok. MHP ile Cumhur İttifakı’nı sürdürürken ortak tabanlarının milliyetçi-dinci eğilimlerine karşılık veriyor; bir yandan da tarikat ve cemaatleri yanında tutarak seçmen kitlesini konsolide ediyor. Giderek eriyen oylarını bu şekilde kutuplaşma yaratarak sağlamlaştırma peşinde. Ayrıca hedeflenen 2023’ün ne anlama geldiğini de bu işaretlerle veriyor. Ben AKP’nin İslamileştirme hedefinin ikincil olduğunu hiç düşünmedim. Aksine belli bir noktaya kadar oy için, göz boyamak için demokrasicilik oynadılar, birileri isteyerek kandı ve şimdi de son düzlükte takiyyeyi bıraktılar. Başından beri hedef bugündü zaten. “Demokrasi bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz” diye boşuna demedi Tayyip Erdoğan…

Elçin Poyrazlar'ın "ülkedeki eşitsizliği göstermesi bakımından çarpıcı" diyerek paylaştığı COVID-19 Küresel Salgın Sürecinde Türkiye'de Bakım Ekonomisi ve Toplumsal Cinsiyet Temelli Eşitsizlikler Araştırma raporunu okumak için tıklayın

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *