15 Ekim 2020, 11:41 tarihinde eklendi

Louise Glück ve Kapalı Dünyaların Şiiri; Güven Turan'ın kaleminden

Louise Glück ve Kapalı Dünyaların Şiiri; Güven Turan'ın kaleminden

2020 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Louise Glück'ün dilimize çevrilmiş tek kitabı; 1994 yılında YKY tarafından basılan Güven Turan'ın çevirisi ve seçkisiyle derlenen "Seçme Şiirler". Güven Turan bu kitapta kaleme aldığı önsöz ile okuru Louise Glück'ün şiir dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor.

Amerikan şiiri, İngiliz şiirinin yeğenidir

“Her ülkenin şiiri kendi içinde ilginç serüvenler yaşar ama Amerikan şiiri (bu kelimeler yan yana geldiğinde sadece bugün Amerika Birleşik Devletleri şiirini imler) çok çapraşık bir görünüm sunar. Amerika Birleşik Devletleri bir “insan toplulukları harmanı”dır ama, edebiyatı, 1960’lı yıllara gelesiye, aradaki bir iki küçük sivrilik dışında, Anglo-Saxon şiir geleneğini, düpedüz İngiliz şiirini bütünler. Bu doğal olarak Amerika’daki yazı dilinin ülkenin kuruluş yıllarından başlayarak İngilizce olmasından da kaynaklanır. Gene de Amerikan şiiri İngiliz şiirinin bire bir aynısı değildir. Diplomatların kendi aralarında kullandıkları kelimeyi burada da kullanabiliriz: Amerikan şiiri, İngiliz şiirinin yeğenidir!

Yalnız Amerikan şiirinin değil, Amerikan İngilizcesi’nin de özgürlüğe kavuştuğunun belirteci, Walt Whitman’dır. Amerika’nın Amerika Birleşik Devletleri olmasının da şairidir aynı zamanda Whitman. Çünkü ancak iç savaş (Kuzey-Güney Savaşı) yaşandıktan sonra bir “birleşiklik” oluşabilmiştir. Whitman (19’uncu yüzyılın ikinci yarısı: 1855-1891 yılları arasında yılları arasında yayımlanmıştır. Leaves of Grass) Modernism’in Amerikan kanadının da temellerini atmıştır. Bir yandan konuşma diline yakın bir ritm, günlük yaşamdan alınmış sözcüklerle örülü bir dil; yüce konular yerine sıradan konular dahası yasadışılık sunar Whitman ardından gelen şairlere, bir yanıyla da klasik biçimciliği altüst ederek “öncü”lük yapar. Amy Lowell, Gertrude Stein, Robert Frost, Carl Sandburg, Wallace Stevens, William Carlos Williams, T.S Elliot, H.D., Marianne Moore, Robinson Jeffers, Conrad Aiken doğduklarında yaşamaktaydı Whitman ve bu şairler, birkaç sene önce ya da birkaç sene sonra, Birinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ya da sonrasında Avrupa’ya gidip orada yeni bir şiir ortaya koymuşlardır. Williams’ta olduğu gibi çok Amerikan’dır bu şiir, Pound’da olduğu gibi çok “küresel”...

İki gövdenin tek kökü Whitman

1930’larda tavsar Amerikan şiiri. Ustalar yazmaya devam ederken, kıyısından ucundan, kölelik öncesi kültürlerine dönmeyi irdeleyen, bunu da “jazz ritmi” diye üstü kapalı geçiştiren siyah Amerikalı şairler görünür. İngiliz şiir geleneğine sıkı sıkıya bağlı, üniversitede öğretim üyeliği yapan şairler çıkar. Aralarında bir iki iyi şair olsa da, oldukça silik ve soluk bir şiirdir bu. “İyi şiir yazan” şairlerdir bunlar... 1945’ten sonra yeni bir sürgün verir Amerikan şiiri ve 1950’lerde hemen iki gövdeye ayrılır. Kök gene aynıdır: Whitman. Sonra başka ana dallarla genişler bu yeni sürgün.

Bu arada, 1930’larda, Amerika bir başka şairini daha keşfetmiştir: Emily Dickinson. Emily Dickinson da özgün bir şiir dili ile gene ne sembolistlikle ne mistiklikle tam açıklanabilecek bir dünya geliştirmiş, ancak bu şiir, çok az sayıda örnek dışında, yazıldığı çağlarda dolaşıma girmemiştir. Asıl ilginç olanı da kanımca, dolaşıma girişi bunca gecikmiş bir şiirin tedavülden çıkmak bir yana, belki de tam değerini dolaşıma çıktığında kazanmasıdır.

1960’larda Amerikan şiiri bir kez daha yeni bir bileşime ulaşmıştır. 1950’lerin Black Mountain deneycileri, Beatnik’ler, Batı Kıyısı şairleri ile NewYork Okulu şairleri ve “akademisyen” şairler yeni bir oluşumda birleşmişlerdir. Örneğin 1940’larda bir “akademisyen” olan John Berryman, 1960’larda özgün olduğu kadar geleneklerini kendisinin yarattığı bir şiiri yazmaya başlamıştı. Yalnız bu da değil, “akademik”ler dışındaki şairler de üniversitelere girmiş ve kuralları alt üst eden bir şiiri önermeye başlamışlardı kürsülerinde. Allen Ginsberg’in üniversitedeki ilk dersini zamanında NY Times bile yazmıştı: Ginsberg yuvarlak tel gözükleri, bakımsız sakalları, hırpani giysileri, kızıldereli işi sandaletleri ile sınıfa girmiş, kürsüye değil, sıralara yönelmiş, en öndeki sıralardan birinin üstüne bağdaş kurmuş ve derse “Om” seslenmesiyle başlamıştı! Artık Amerikan şiirinde şairlerin kişisel eğilimlerinden başka kural kalmamıştı. Post-Modern çağ, Postmodern çağa dönüşmüştü nihayet.

Louise Glück ve Feminism

Louise Glück bu anlamda gerçek bir '60 kuşağı şairidir. Şiiri üniversitelerde öğrenmiş ve üniversitelerde şiir öğretmiş, öğretmekte olan gerçek bir şair... Ama asla bir “akademisyen” de değil! Louise Glück’ün yer aldığı ortamı ve geleneği saptarken bir nokta üzerinde daha durmak gerekmektedir: Feminism.

Amerikan şiirinde kadınların küçümsenmeyecek, dahası başka ülkelerle karşılaştırıldığında önemli bir yeri vardır. Daha önce de bir başka yazımda belirttiğim gibi, bunun nedeni belki de ilk Amerikan şairinin kadın olmasıdır. Anne Bradstreet (1612-1672) sadece bu nedenle de önemli değildir Amerikan kadın şairler arasında. Bradstreet’in şiirlerine izlek olarak kendisini, kendi duygularını, kocasını,yakın çevresini seçmesi, yaşadığı ortamı doğrudan ve doğal bir şekilde anlatması da etkili olmuştur 1960’lardan başlayarak Amerikan kadın şairler üzerinde. Amerikan Feminist şiiri kökenini Amerika’nın kurtuluşunda bulmuştur.

Glück'te Plath etkisi var mı?

Louise Glück klasik eğitimin doruk noktalarında bulunan okullarda tamamladı öğrenimini ve gene Amerika’nın önde gelen dergilerinde yazarak başladı adını duyurmaya. İlkdoğan’da yer alan şiirlerinin çoğu Atlantic Monthly, New Yorker, Poetry, The American Library Review gibi dergilerde çıktığı sırada kuşakdaşları arasında yeri belirlenmişti bile. Gene de Louise Glück’ün bu ilk şiirlerinin Robert Lowell ve Sylvia Plath etkisinde olduğu öne sürülmüştür. Genç bir şaire her zaman belirli etkiler yakıştırılır dahası yamanır. Bugün baktığımızda, özellikle Plath etkisinin Glück’ün özgün yanı karşısında son derece sönük kaldığını görmekteyiz. Belki de şöyle diyebiliriz: Glück’teki Plath etkisi, gerçekte, etki değil, aşağı yukarı aynı bölge, aynı aile yapısı, eğitim arka planından kısacası aynı dünyayı paylaşmaktan kaynaklanmaktadır. Ama asıl üzerinde durulması gereken iki şair arasındaki benzerlikler değil, ayrılıklar olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında Glück ile Plath arasında çok fazla bir ortaklık görülmez. Hele hele Plath’ın babası ile ilişkileri ve buna şiirlerinde gösterdiği tepki ile Glück’ün özellikle yıllar sonra, Ararat’ta babası ya da baba izleği üzerine yazdıkları karşılaştırıldığında aradaki büyük farklılık iyice ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca Plath doğayı çoklukla bir simge, bir eğretileme olarak kullanır, oysa Glück için doğa “kendiliğinden var olan”dır. Bir imgedir, imge kaynağıdır ama aynı zamanda da “pastoral”dir. Yani mitiktir ve arketipler taşır. Su engereği hem yılan hem ölümlüdür; aynı anda ve birlikte...

Ve daha bu ilk kitabında Glück’ün “lirik kontrol”ü kendini belli eder. Şiirsel ses, ritm, armoni şiiri içten ve dıştan kuşatır ama şiirin ne önüne geçer ne üstüne çıkar.

İki kitap arasında yedi yıl

Glück ikinci kitabını çıkartmakta bir hayli çekingen davranır. İki kitap arasında tam yedi yıl vardır. Ama bu yedi yıl Glück’ün yararına işlemiştir. İlk kitapta var olan özgün Glück şiiri artık bütünüyle belirgindir. Artık altında imza olmadan da tanınabilen ve tanımlanabilen bir şiirdir bu kitapta yer alan şiirler.

Bataklıktaki Ev 1976’da yayımlandığında çok iyi eleştiriler alır ve Glück Amerika şiiri içindeki yerini pekiştirir, yerleşik şairlerden biri olmayı becerir. Üstelik bunu “sansasyonel” ya da “medyatik” olmadan becerir. İlk kitabı ile ikinci kitabı ve bu bakımdan da Glück’ün geleceği arasında çok temel ayrımlar olduğunu belirler eleştirmenler. Bu derlemedeki kısa seçkiden bile okur ayrımı yakalayabilir gerçekten.

Gene de ana ayrım noktalarını belirtmek gerekirse şunları saptarız: İlkdoğan’da Glück öfkeli ve serttir; Bataklıktaki Ev’de ise hüzünlü ve içine kapanık. Evlilik, aşk, acılarla doludur, anne ve babalar ilgisizdir İlkdoğan’da. İkinci kitapta ise onların yerini bir izlek alır: “yitirmek”. Bu daha sonraki kitaplarının da genel izleği olacaktır Glück’ün. Bu ikinci kitabı dolduran ilkyaz, günışığı, çiçek, tomurcuklanan ağaç imgeleri, geleneksel ayışığı ve kar imgeleri kadar ölümü de imlemektedir, dirimin öteki yüzü olarak.

Üçüncü kitap İnen Figür, Duchamp’ın ünlü resminin adının getirdiği çağrışımlara hazırlar okuru. Ne var ki burada inmek, yaşamdan ölüme inmeyi imler ve şiirler, bütün lirizmleriyle ölüm yüklüdür. Ve arka arkaya çeşitli “iniş” durumları gelir gündeme. Ancak o zaman “iniş” kavramının psikanalitik yorumuyla karşı karşıya oturduğumuz çıkar ortaya, düşlerdeki gibi. Genelde, bir evlilikteki gibi mutluluktan sıradanlığa “iniş” de söz konusu edilse, temelde bu da bir “ölüm”dür. Glück’ün olgunlaşmasıyla koşuk arketipleri de derinleşmektedir. Gene de bir geçiş kitabıdır İnen Figür.

Akhilleus’un Zaferi ise aksine Glück’ün şiir serüveninde ikinci kitabı kadar büyük bir adımın ürünüdür. Alaycı, saldırgan, sert Glück bu kitabıyla çelişkileri vurgulayan, olaylara iki yönüyle de bakan, kısacası daha “filozof” bir kişilik oluşturur. Ölüm, hüzünle buluşmuştur. Garip olmakla birlikte “feminist” Glück’ün yerini “hümanist” Glück’ün adlığı bile söylenebilir! Bu kitapta Glück şiir dilini de iyice yalıtmıştır. Artık ne takla atan sözdizimleri gereklidir ne de çarpık imgeler... Glück bu kitabıyla hakkıyla alır Amerika’nın en gözde şiir ödüllerinden birini.

Beş yıl sonra yayımlanan kitabı Ararat’la gerçekten şaşırtır okuru Glück. Bütün kitap, bir ailenin hayatıdır. Baba, anne, iki kız kardeş, kız kardeşlerin çocukları ve kocası ve kocası ölmüş bir teyze! Patetikliğe düşmeden hatta kararmadan (toprak kahverengi hakimdir bu şiirlere) bütün bir kitap boyunca insanla ölüm arasındaki ilişkiyi Hıristiyan ama daha çok pagan bir ruhla (ilk şiirlerinin pastoralini buraya da taşımıştır) işler şiirden şiire. Gerçekte bir bütündür Ararat, içindeki her bir şiir bir hayatın anlık duraklamaladırdır. Glück yalınlığı öyle bir noktaya getirmiştir ki, şiirden çok şiirsel bir metin izlenimi uyandırmaktadır. Ölüm gibi gerçekte özünde çarpıcı olan bir izleği bir de süsleyip püsleyerek daha çarpıcı bir hale getirme çabasının saçmalığını kavramıştır Glück. Gene de Ararat’taki şiirler alabildiğine liriktir.

Yaban Süsen, 1992’de yayımlandı. Şimdilik son kitabı Glück’ün, bu kitabın da Ararat gibi bir bütün olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Ararat’ın yalın gerçekliğine karşılık Yaban Süsen mistik ve semboliktir. Kitapta çeşitli çiçekler “konuşur” ve bu konuşma da bir geleneksel Katolik ayininin bölümleri vurgulanır, gençliğin yitirilişine yas tutma, tutku, adsız bir tanrıya yakarma ve tanrının yanıtları ile sabah ve akşam duaları içinde gidip gelir kitabın kurgusu. Şaşılacak bir şekilde kitap, çok çağdaş bir Emily Dickinson duygusu uyandırır. Dickinson’un başlıksız şiirleri gibi Glück’ün bu kitabında yedi şiirin “Matins”, on şiirin “Vespers” adını taşıması aynı zamanda Rönesasn’ın aynı adı taşısa da farklı müziklerle ayrılan “Satabat Mater”, “Requiem”, “Missa Solemnis”lerini akla getiriyor. Acaba şöyle bir yorum da yapılabilir mi: Hıristiyanlık anlayışına göre, Tanrı Havva’yı da yarattıktan sonra Adem’i çağırmış ve bütün canlıları önünden geçirerek onlara isim vermesini istemişti... Bu tanrısalın insana sunumuydu. Aynı zamanda Cennet Bahçesi’nden kovulmasının da öncülü... abartılı bir yaklaşım olduğunu biliyorum bu ortaya attığım sorunun, ne var ki Yaban Süsen’deki mistik gerilim, yorumlamalarla yetmiyor, yorumsamaya zorluyor.”

 

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *