27 Haziran 2020, 23:30 tarihinde eklendi

Söyleşi-Şebnem Güngeçiren ile Şiir, Sanat ve Hayat Üzerine

Söyleşi-Şebnem Güngeçiren ile Şiir, Sanat ve Hayat Üzerine

2015 yılında, Delisarmaşık Yayınları'ndan çıkan şiir kitabı "Büyümüşsün" ile tanıdığımız şair Şebnem Güngeçiren ile şiir yolculuğuna, hayata ve sanata dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Nasıl başladı şiir, şiire nasıl başladınız? diye sorsam daha yerinde olacak.
Geçmişte kendini şiirin içinde bulanlar olduğu gibi, bu şiire düşmeler devam ediyor olmalı ki ben de kendimi içinde buldum.

 

Resimle, müzikle ve dansla da ilgilisiniz, ne zamandır resim yapıyorsunuz, diğer uğraşlarınız devam ediyor mu?
Resimle bağım küçük yaşlardan başladı. Resim yapmak her zaman keyif verdi. Uzak kaldığım dönemler olsa da dönüp dolaşıp kendimi resimle uğraşırken buldum. Her uzak kalışımda da kendime sözler verdim, yıllarca sakladığım fotoğraflarla yeniden başladım. Dönem dönem dersler aldım, iki yıldır İranlı bir ressam olan Mehmet Nejefzadeh atölyesinde ders alıyorum. Yağlı boya ve akrilik soyut çalışmalar bunlar. Özgün çalışmalar yapmaya özen gösteriyorum. Bu ara Mehmet Nejefzadeh 'nin de yönlendirmesi üzerine, kendi çektiğim fotoğraflarımdan otoportre çalışmaları yapıyorum.Çok üretken olmamakla, yaşama sığdırdıklarım, beni diri tutan şeyler bunlar.
Müziğe gelirsek, izlediğim bir filmin de etkisiyle, müzik yapmak istedim ve müziğin neresinde olabilirim diye düşündüm; o ara dört yıldır devam ettiğim sirtaki derslerini yarıda bırakıp davul derslerine başladım, bir buçuk yıl kadar ders aldım ve bıraktım, daha doğrusu ara verdim diyelim. 

  

Şiiri yazarken nelerden yararlanırsınız, ne zaman gelir ilham?
Konuşurken, tartışırken bazen. Bunu sezinlediğim an bir yere not etmem gerekiyor yoksa uçup gidiyor aklımdan. Bir tartışmanın ortasında da not aldığım olmuştur, bir yolculukta yazdığım da. Bazen ev hayatı izin vermiyor şiire, bazen de şiir üstün geliyor ev hayatından çekip alıyor, izin vermiyor.

Bir şeyde şiirselliği görebilmek, farkedebilmekte gizli bence. Nâzım Hikmet'in mektuplaşmalardan şiirleştirdiği cümleler olduğu gibi. Duygularını iyi ifade edebilenin, görmeyi bilenin elbet şiiri olur. Herkes boş bir sokağa bakar yürür geçer, şair başını yukarılara kaldırır, arar, görür, eski bir evin uçuşan perdesine, uçuşurken takılı kaldığı sardunyaya, penceresiz yıkıntı bir eve şiir yazabilir. Orada astral bir seyahat başlıyor.




Şiir okunmuyor, şiir kitapları satmıyor denir, şiir neden okunmaz sizce?
Şiirin neden okunmadığına dair bir fikrim var sanırım. Okuyucunun şiir yerine roman ya da öyküyü tercih etmesinin dışında, imgesi fazla şiirleri sevmeyen, tercih etmeyen veya ağır bulanlar olduğunu gözlemliyorum; buradan belki bir fire veriyor şiir. Her şeyde olduğu gibi şiirde de görecelilik söz konusu. Okuyucu okuduğu dizelerde kendini içselleştiremiyor, anlamıyor anlatılmak istenilen duyguyu. Anlamak şart değil derler ama bazısı anlamak istiyor işte ısrarla. Birkaç defa da okusa o duygu aktarımı oluşamıyor kişide belki. Belki şiiri, şiirdeki duyguyu alamayan kendini eksik hissediyor; "Şiir hep var, yıllardır yazılıyor ama ben anlayamıyorum" gibi.., bu okuyucuyu tümden kaybetmemiz anlamına geliyor belki. Onlar kendi sevebileceği şiirini, şiir de onları arıyor.

Şiiri okumak konusunda ne düşünüyorsunuz?
Şiiri doğru okumak da mühim elbette, şiiri doğru okumak onu daha iyi bir yere vardırabilir. Nice şiirler var, etkisi çok güçlü iken, kötü bir okuma ile heba olabiliyor. Sosyal platformlarda yüzlerce şiir okumaları var, dinleyiciyi etkilemek adına rahatsız edici bir ses tonuyla veya çok monoton bir ses tonuyla okunuyor ki bu dinleyiciyi çok rahatsız ediyor veya fonda çalınan müzik o kadar yüksek oluyor ki bazen şiirin önüne geçebiliyor, şiiri bastırıyor. Nasıl bir fotoğraf şiirle örtüşmesi gerekiyorsa, şiir okunurken de fondaki müziğin ve ses tonunun örtüşmesi gerekiyor. Ben yine de şiirin müziksiz ve kişinin kendi kendine okur gibi okunması taraftarıyım. Şiirin bunlara değil, iyi bir okuyucuya ihtiyacı var.

Tablolar, tarihi eserler, her şey mutlaka bir gün gün yüzüne çıkıyor. Şiir için de bunu söyleyebilir miyiz?
Bir gün bir şeyler yok edildiği sanıldığında, üzeri örtüldüğünde, şiir bir yerden ses veriyor, mutlaka baş gösteriyor; şiirin bu kendini var etme özelliği, hayret ve hayranlık içinde bırakabilir. Üç bin yıl önce yazılmış bir Likya şiirine ulaşıldı.
Şiir ne zaman yazılırsa yazılsın bir gün mutlaka bizlere ulaşıyor ve okuyoruz, şiire erişiyoruz.
Küçük İskender bir dergideki söyleşisinde, "Kuş yetiştirip salıyorum. Uçabilmeleri önemli, nereye uçtukları, gidip kondukları değil." demiştir. Şiirle ilgili bir yolculuktan bahsetmek isterim, o da akademisyen Dilek Kaya 'nın kendini birdenbire içinde bulduğu bir hikâye olan Kâzım belgeseli. İzmir'de bir bit pazarından aldığı mektupların izinden giden Dilek Kaya, 1973 yılında 19 yaşında bir dağ kazasında ölen Mehmet Kâzım Küçükalp'in büyülü kişiliği ile karşılaşıyor. Rock sever, baterist, basketçi Kâzım 'ın başka bir yönüyle daha tanışmış oluyor belgeseli izleyenler. Toplanan belgelerde Kâzım 'ın ufacık bir not defterine yazmış olduğu şiir de böylece gün yüzüne çıkıyor ve bizlerle buluşuyor. Belki de şiiri duyulsun istedi kimbilir. 

Gidiyorum gecenin karanlığında
Yer yer fenerler
Ve etrafında bedbin insanlar
Kimi sarhoş kimi garip, sallanıp duruyorlar
Gidiyorum gecenin karanlığında
Sessiz ürkek adımlarla
Duvarlar
Boş sokaklar
Hayâl mi görüyorum ne var
Herkesten her şeyden korkuyorum
Hâttâ küçücük gölgemden bile


Bir hikâye de, 26 yıldır cezaevinde yatan şair İlhan Sami Çomak'dan, bu süre boyunca sekiz şiir kitabı yayımlanıyor ve şiir okuyucusuna ulaşıyor. Şiir hiçbir yere sığmıyor, duvarları aşıyor ve şair yattığı yerden bize şiir öğretiyor.

Hey geçtim geceyi geçtim at sırtında
Geçtim ateşler yakarak
Senin ağzın suyu anlatan bir şeydir
İncecik
Omzuna güzel bir kuş konmuş da
Ürkerek ağzını yanında taşırsın
Kölelik tarihi gibi sana bakar
Dikey olmak nedir öğrenirdim, bilirdim, görürdüm
Ne dersen de
Şimdi enine boyuna sıkılıyorum kendimden
Uzatıp bacaklarımı iki sürgün gibi öylece
Ata binmiş bir kadını düşünüyorum
At hızlanıyor, taa karşısına geçiyor ellerimin
Oturup kağıtlar katlıyorum. Harika!
Beni Eylül bile kıskanıyor


Bir başka hikâye daha, buna da değinmeden geçmek istemiyorum, 1864'deki Çerkes sürgünü sırasında yazılmış bir şiir "Çel 'e Yegek 'o" (Okuyan Çocuk) şiiri, 156 yıl elden ele dolaşmış ve nihayetinde müzisyen Gülcan Altan tarafından bestelenmiştir.

Oku çocuğum
Oku ışığım
Bizi bilginle aydınlat
Okumazsan geride kalırsın
İnsanları siyah beyaz diye ayırma
Herkesi eşit sev
İnsanlığından da vazgeçme
Çalış, yoruldum demeden çalış
Dünyayı anla
Bilginle bizi de aydınlat


Şiirdeki bu yolculuklara bakar mısınız? Etkilenmemek elde değil. Şiir bunu yaptıysa gelecek zamanda da yapacaktır, hayatta kalacaktır. Tatlı bir arsızlık bu diyelim. Bu yüzden şair ve yazar Cevat Çapan'ın bir dergideki yazısında dediği gibi, yazıp yazıp bir şişeye koyup denizlere bırakmalı. Şair Enver Ercan, onunla yapmış olduğum kısa bir sohbette "Şiir yazmak cesaret işi, bir duvara omuz atmaktır" demişti, o cesaret olmasaydı, o omuz o duvara atılmasaydı, geçmişten günümüze değin gelen o değerli şairleri bilemeyecektik değil mi?
 

Şiir sokakta için ne düşünüyorsunuz?
Madem ki şiirin okunmadığından, şiir kitaplarının satmadığından söz ediliyor, şiirin dizginini biraz gevşetmekten bir zarar gelmez diye düşünüyorum. Belki şiirle hiç tanışmamış birilerine dokunur; bırakalım dokunsun. Özellikle de tabi o şaire ait bir şiir ise, altına şairin adı yazıldığı sürece ve abartılmadığı sürece şiirin sokakta da oluşu, sürpriz bir şekilde bir yerlerden karşıma çıkması hoşuma gidiyor.
Sanat da sokakta artık. Edebiyatta olduğu gibi sanatta da birilerinin tekelciliği konusu gündeme geliyor zaman zaman. Tüm bu yer edinmenin keşmekeşi üzerine, sanat ve şiir sokakta özgürlüğünü ilan etti bile. Onlarca yetenekli genç sanatçı ki bu gençler fakültelerin güzel sanatlar bölümü öğrencisi; örneğin kendini ve sanatını ifade edebileceği, belki de bir gelir elde edebileceği alan arıyor. Çünkü sanat alan istiyor.
Dünyada duvar resimleri yaparak para kazanıyor artık genç sanatçılar. Harika işler ortaya koyuyorlar. Bu bizde de son yıllarda gelişti; özellikle Yeldeğirmeni, Moda, Balat, Galata gibi eski semtlerde üzerine badana çekilmeden görülmesi gereken muraller var, bunları görememek, fotoğrafla belgeleyememek bana göre bir kayıp, bu yetenekleri kaçırmak sanat adına bir israf.
Neleri kaçırdığımızın farkına vardırıyor şiirin ve sanatın sokakta oluşu.



Edebiyat camiasında eleştiriyi ve övgüyü nasıl görüyorsunuz?
Bu camiada yeni olmakla birlikte, gözlemleyebildiğim kadarıyla, bir konuda bilgi sahibi olup eleştirmekten öte başka bir şey bu. Övmek herkesin harcında yok, bunun için olgunluk gerekiyor. Övmek demişken, samimîyetle yapılan övgüden bahsediyorum. Çoğu kişi kolayına kaçıyor, eleştirmekle kendini bir yere getirdiği sanrısını yaşıyor. Yermek, eleştirmek en kolayı. Yapıcı eleştiri için ise yeterli olgunluğa gelebildiğimizi sanmıyorum; daha çok yol var gibi.
Çok az vardır; "şurayı güzel demiş/şuna iyi değinmiş" diyebilen.
Samimiyetsizlikten, olgunluk gösterilmediğinden yakınıyor bazısı, demek ki her zaman sorun bu, pek de atlatamadığımız.

Sosyal medya için ve sosyal medya kullanıcısı için ne düşünüyorsunuz? Gördüğüm kadarıyla aktif olarak kullanıyorsunuz.
Sosyal medya, orada olmam gerektiğini hissettiren bir alan. Aktif olarak kullandığım bir hesabım var ve çağdaşlarımla, kendimden gençlerle de iletişim halindeyim; yaptıkları çalışmaları, sanat galerilerini, yurtiçindeki ve yurtdışındaki sanatçıların çalışmalarını takip edebilme imkânı veren bir alan. Sosyal medya kullanıcısı için bir şey söylemek zor. Adına sanal ortam dense de, ekranın arkasında hepimiz gerçeğiz, bu unutulmamalı. Bir kesim var ki seni kafasında bir yere koyuyor, kafasının içinde raflar var ve tezgâhlar, oradan seni alıp ıskartaya da ayırabilir, daha üst rafa da koyabilir. Sürekli bir sınanma durumu var. Orada herkes herkesin tanrısı bahsettiğim kesim için. Oralar dipsiz bir kuyu, dikkatle, bu kuyuya çok girmeden sağlıklı bir iletişim aracı olarak kullanabiliriz.
Özellikle her şeyin dijitalleştiği bu çağda, sosyal medyada iletişimde kalma taraftarıyım.

İkinci şiir kitabı için bir tarih var mı? Ya da başka bir tür yazmayı düşünüyor musunuz?
Henüz bir tarih yok, ilkinde olduğu gibi cesur da olamıyorum sanırım. İlk kitapta on yıllık şiirler de vardı, beğenilenler de var, şimdi olsa kitaba almazdım veya şimdi yazsam onu öyle yazmaz daha farklı yazardım dediklerim de var. Eski yazdığım çoğu şiiri imha ettiğim de oldu. Birçok şairin eskiden yazmış olduğu bazı şiirlerine duyduğu şeyler bunlar.
Dergilere şiir göndermek konusunda ise çok yavaşım. Şiirin düzenlemesi hiç bitmez gibi geliyor sonra bakıyorum yaptığım tablolar da bitmez gibiler, ne kadar üzerinde çalışırsan o kadar güzelleşiyor, bazen de sanki daha çok bozacakmışım gibi geliyor.
Bir öykü yazmaya başlamıştım, taslak hâlinde hâlâ. Ne zaman toparlayıp tamamlarım ben de bilmiyorum. Bu ara resim yapmaya daha fazla yönelmek istiyorum.
Enver Ercan, "Hem evli, hem anne, hem şair olabilmek kolay değildir" derdi, değil gerçekten de. Şiirle ve resimle ilgilenmek ve üretebilmek için, gündelik işlerden kişinin kendini bir şekilde arındırması gerek lâkin, karantinada biz kadınların iş yükünün arttığını da düşünürsek, üretmek bazen zor oluyor. Hâl böyle olunca yeni bir kitap için tarih düşünmek güçleşiyor.

Şiir yazanın şiiri biter mi bir gün?
Bence şiir hiçbir zaman bitmiyor, şiir yazmayı bırakanlar olabiliyor, şiir yazanlar şiiri terketmemeli.
Bir virüsün nüksetmesi gibi, tüm vücudu ele geçiren bir şey, bir obsesyon gibi geliyor artık şiir bana; kişi şiir yazmayı bıraktığını zannetse de bir süre sonra yeniden yazmaya başlanır diye düşünüyorum.
Resim de öyle. Bunlar terkedilmeyecek şeyler.



Yolda öğrenmenin zevki?
Doğru bir cümle. Yolda öğrenmek gibisi yok; hâttâ öğrenmek gibisi yok. Ne yol bitiyor ne de öğrenme.
Bunu bir insanın heyecanla, her yıl yeni evinin bir eksiğini tamamlamasına benzetiyorum. Ne keyiflidir insanın evine yeni değişiklikler, yenilikler yapması.
Hayatın geri kalanına da başka dinamikler düşünmek gerek.

Sizi rahatsız eden ve aklınıza gelen ilk kelime?

Hırs.
 

Sizi mutlu eden ve aklınıza gelen ilk kelime?

Yunuslar

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Bana kendimi ifade edebilme olanağı sunduğunuz için ben size teşekkür ederim.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *

YAPILAN YORUMLAR

  1. ali

    teşekkürler ...

    • access_time 08 Kasım 2020, 11:55
    • CEVAPLA
  2. Hale Akan

    Her yaptığı işi başarıyla sonlandıran emek ve yüreğiyle çalışan güzel bir dost başarıların devamlı olsun canım sevgiler. @sebnemgungeciren????????❤

    • access_time 14 Haziran 2020, 12:51
    • CEVAPLA
    • Şebnem

      Teşekkürler Hâle hanım, sevgilerimle.

      • access_time08 Kasım 2020, 11:59
      • CEVAPLA